Tufan Erhürman Resmi Web Sitesi

Geleceğin Kıbrıslı Türkleri

Notos isimli, harika bir edebiyat dergisi çıkıyor Türkiye’de. Haberdar olmayanlara hararetle öneririm. 17. sayısını karıştırıyordum geçenlerde. Özcan Karabulut’a, “hangi kitapları okumak zorundayız” diye sormuşlar. İtiraf etmeliyim ki, verdiği yanıtın altında ezildim. Sait Faik, Vüs’at O. Bener, Sabahattin Ali ve Cemil Kavukçu’yla başlayıp, Yaşar Kemal, Adalet Ağaoğlu, Vedat Türkali, Oğuz Atay, Nazım Hikmet, Cemal Süreyya’yla devam eden, Proust’a, Joyce’a, Faulkner’e, Marquez’e, Shakespeare’e, Dostoyevski’ye, Stendhal’e, Kafka’ya, Tolstoy’a, Flaubert’e, oradan Coetzee’ye ve diğerlerine uzanan uzunca bir listesi var Karabulut’un. Dikkatinizi çekerim, bunlar okunmasını tavsiye ettikleri değil, “okumak zorunda olduklarımız”. Ömür yeter mi dersiniz?

Bu listeyi görünce, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki asistanlığımın ikinci yılı geldi aklıma. Çok sevgili bir dostum bizim kürsüye girmişti o yıl. Hukukçu bir ailenin çocuğuydu. Gelin görün ki hukuk değildi tek bildiği. Ud çalıyor, Türk Sanat Müziği’nin en zor eserlerini makamınca söylüyor, İngilizce, Fransızca ve Osmanlıca biliyor, Caz’la, Klasik Batı Müziği’yle ilgileniyor ve çok okuyordu. 27 yaşındaydım ben ve 22 yaşındaki bu genç adamın bildiklerini bilebilmek için bir o kadar daha yaşamam gerektiğini düşünüyordum. Kıskanmıyordum; ama seve seve itiraf etmeliyim ki ona gıpta ediyordum.

Ne zaman dalsak benim de ilgimi çeken konulara, bir geç kalmışlık hissi bir yerlerden çıkıp, gelip, çörekleniyordu yüreğimin üzerine. Ne mümkündü o saatten sonra onca şeyi öğrenmek! Elbette, yalnızca ailesiyle, okuduğu okullarla ve çevresiyle açıklamak mümkün değildi birikimini. Yetenek, zekâ, çalışma disiplini gibi unsurlar asla önemsiz değil. Ama onu düşünürken, hep yetiştiği ortamı merak ederdim doğrusu.

Sevgili dostumun yetiştiği ortamı anlatmak falan değil niyetim. Esas meselem, bizim, çocuklarımızı nasıl bir ortamda yetiştirdiğimiz. Sevmiyor muyuz çocuklarımızı, yemeyip yedirmiyor muyuz? “Yatırım” yapmıyor muyuz onlara? Elbette yapıyoruz. Hem de gani gani! Ama mesele tam da burada aslında! Biz çocuklarımızı yetiştirmiyoruz, yatırım yapıyoruz onlara. Önce kolejleri ve üniversiteyi kazanacakları abuk subuk bir eğitim “sistemi”nden geçiriyor, testler sayesinde, bırakın İngilizceyi, Fransızcayı, Osmanlıcayı, Türkçeyi bile öğretmiyor, onları kendilerine kolay para kazandıracak işlere yönlendiriyor, hayata “iyi” koşullarda atılabilmelerini sağlamak adına, arabalarını, evlerini, çehizlerini falan hazırlamakla meşgul oluyoruz.

Yabancı dil öğrensinler diye kolejlere sokmaya çalışıyorsak da onları, bu da aslında o “yatırım”ın bir parçası. Biliyoruz ve onların beyinlerine de kazıyoruz ki, İngilizce konuşabilmek bugün, iş bulmanın ve daha fazla para kazanmanın en önemli anahtarı.

Özcan Karabulut’un, okurken yorulduğumuz listesindeki yazarların yeri var mı “eğitim sistemi”mizde? Bu yazarların ismini bir kez olsun duyuyor mu liseyi bitiren çocuklarımız? Cazla, Türk Sanat Müziği’yle, Klasik Batı Müziği’yle ilgilenmelerini sağlayacak mecralar var mı toplumsal yaşamımızın herhangi bir yerinde?

Hiç hazzetmediğim bir şeydir aslında şu anda yaptığım. “Öğreten adam” modunda, geçtim karşınıza, parmağımı sallayarak, şunu yapın, şunu yapmayın diyorum. Ama hâlimize üzülmediğimi söylersem yalan olur doğrusu! Bu yazıyı, kederli bir adamın öfkeli sayıklamaları olarak okuyun isterseniz. Nereye varacağımızı sanıyoruz çocuklarımıza aldığımız arabalar ve evlerle? Onları işe sokup “geleceklerini güvence altına” aldığımızda bir halt mı olacak? Elleri para görüp de rahat yaşadıklarında “mutlu insanlar” hâline mi gelecekler?

Bu köşede yazdığım yazıların birinin başlığı yapmıştım William Burroughs’un o güzel sözünü. “İnsan cins isim değil, sıfattır” buyuruyor Üstad. Vallahi de billahi de öyledir! Sizin için nedir bilmem ama benim için insan, bir kültür hazinesinin mirasçısı olduğunu fark eden ve bu hazinenin tadına varmayı bilendir her şeyden önce. Sanattan, kültürden, bilimden nasibinizi almadan da yeyip, içip, “eğlenebilir”ve yaşamınızı zevk-ü sefa içinde geçirebilirsiniz elbet. Ama “insan gibi, dibine kadar yaşadım bu hayatı” diyebilir misiniz bunun sonunda? İşte galiba o biraz zor!

Kafalarımızı ellerimizin arasına alıp, çocuk yetiştiriyoruz diye aslında ne yetiştirdiğimizi kara kara düşünmek zorundayız bugün. Kimse şikâyet etmeye kalkmasın gençlerden. Şüpheniz olmasın, geleceğin Kıbrıslı Türkleri bizim “yetiştirdiğimiz” bu çocuklar olacak!

(Bu yazı, 26.9.2009 tarihinde adres dergisinde yayımlanmıştır)

Yorum Yaz